Hz. Hüseyin, Emevî yönetiminin Müslümanlar açısından hoş olmayan gidişatını durdurmak istiyordu...

 
 
 
           
 
Kerbelâ Olayı, Hz. Peygamber’in torunu Hz. Hüseyin’in akrabaları ve sevenleri ile birlikte şehit edildiği, İslâm dünyasının yüzyıllardır unutamayıp hüzünle hatırladığı facianın adıdır. Tarihten günümüze bu olayla ile ilgili pek çok eser yazılmış, şairler ve âşıklar olayın vahametini ağıt, mersiye, şiir ve roman türünden eserlerle anlatmaya çalışmışlardır.
 
            Tarihsel süreçte doğru ya da yanlış pek çok bilgi ile beslenen, sözlü ve yazılı kültür halinde nesilden nesile aktarılan Kerbelâ Olayı, ülkemizdeki farklı kültür gruplarının birbirlerine karşı düşünce ve tavırlarında etkili olmaya devam etmektedir. Bu olay, günümüzde Alevî-Sünnî ayrılığı ile ilgili tartışmalarda en çok sözü edilen konulardan biridir. Çünkü ülkemiz Müslümanlarının Alevî-Sünnî şeklinde kendilerini farklı görmelerinde, Kerbelâ Olayı ve sonrasında yaşananların rolü büyüktür.
 
            Tarihte sosyal ve siyasal bazı nedenlerin etkisiyle yaşanan Kerbelâ Olayı’nın günümüz Müslümanları arasında ayrışmanın mı yoksa birlikteliğin mi sembollerinden olduğu konusunda toplumun yeterli bilgiye sahip olmadığı bilinmektedir. Hz. Peygamber’in torunu Hüseyin ile yetmiş civarında yakınının şahadetiyle sonuçlanan bu faciayı günümüzde hiçbir Müslüman onaylamadığı halde, toplumun değişik kesimleri arasında konuyla ilgili bir düşünce karmaşası yaşandığı da bir gerçektir. Öyleyse Türklerin İslâm dinini kabul etmesinden yüzyıllar önce gerçekleşen, ancak anlatıldığında herkes tarafından üzüntüyle karşılanan Kerbelâ’nın ülkemiz insanlarına doğru anlatılması, her şeyden önce tarihe olan saygının bir gereğidir.
 
            Yüzyıllardır aynı topraklarda yaşayan, aynı dili konuşan, aynı Tanrı’ya, aynı kitaba ve aynı Peygambere inanan, Ehl-i Beyt sevgisini yüreğinde taşıyan, aynı bayramları kutlayan, vatanı korumak için düşmanlara karşı omuz omuza mücadele eden Alevî ve Sünnî kesimin birbirini farklı din mensubu gibi görmesi, iki kesim arasında en azından dindaş ve vatandaş olmanın gerektirdiği birlik ve kaynaşmanın yeterince sağlanamamış olması, üzerinde düşünülmesi gereken bir problemdir. Ülkemizde her türlü siyasal, etnik ve inançla ilgili ayrılıkların bir kenara bırakılarak herkesin kendini bütünün parçası olarak görebileceği bir anlayışın toplumda yaygınlaştırılmasına ihtiyaç vardır. Önyargılardan uzak böylesi bir anlayışın geliştirilmesinde tarihi olayları doğru yorumlamanın rolü büyüktür.
 
            Bu tebliğde amacımız, kendilerini Alevî ya da Sünnî olarak nitelendiren kesimlerin Kerbelâ konusundaki düşüncelerinin doğruluğunu ya da yanlışlığını tartışmak değil; bütün Müslümanların yüreğini sızlattığına inandığımız bu olayın günümüzde bir arada barış içerisinde yaşamamıza engel oluşturmaması gerektiğini vurgulamaktır. Tebliğde Kerbelâ Olayı tarihsel bilgiler ışığında değerlendirilerek günümüze yönelik bazı eğitsel öneriler sunulacaktır.
 
Kerbelâ Olayı’nın Düşündürdükleri
 
            Kerbelâ Olayı’nın sorumlularına bakıldığında; ahlâk, insaf, adalet, sağduyu, basiret ve merhamet gibi değerlerin siyasal ihtirasların gerisinde kaldığı görülmektedir. Olayın seyrinde hak ve adaletten yana olmak yerine, akrabalık bağlarının, İslâm öncesi cahiliye döneminden kalma kabilecilik düşüncesinin ve saltanat hırsının daha etkili olduğu anlaşılmaktadır.
 
            Hz. Hüseyin başta olmak üzere, pek çok Müslüman tarafından Yezid’in halifeliğe layık görülmemesi, onun içkiye ve eğlenceye düşkün olmasından, yöneticiliğe ehil olmamasından, ilim, adalet ve dinî yaşantı konusundaki yetersizliğinden kaynaklanmaktadır. Öyleyse Hz. Hüseyin’in şahadetiyle sonuçlanan Kerbelâ mücadelesinin amacını; “İslâm’ın temel ilkelerine uygun  düşmeyen bir yönetim tarzının Müslümanlar üzerindeki egemenliğine karşı koymak” şeklinde özetlemek mümkündür.
 
            Hz. Hüseyin, başlattığı mücadele ile Emevî yönetiminin Müslümanlar açısından hoş olmayan gidişatını durdurmak istiyordu. Ancak dönemin yöneticileri onun bu girişimini “siyasal iktidarı devirmeye yönelik bir isyan hareketi” olarak gördüler ve Hz. Hüseyin’in İslâm’a uygun bir yönetim kurma mücadelesini acımasız bir şekilde engellediler. Olayın sonucunda Hz. Hüseyin zulme karşı direnen örnek bir kahraman, Yezid ise kötülük timsali zalim bir yönetici olarak tarihe geçti.
 
            Kerbelâ Olayı’ndan sonra, siyaset aktörleri ve olayın seyri hakkında pek çok rivayet uydurulmuş ve bu olayla ilgili yorum yapanlar, uydurma rivayetlerden önemli ölçüde etkilenmişlerdir. Konuyla ilgili anlatılan ve yazılanlar incelendiğinde, gerçeklerle bağdaşmayan bilgilerin, abartılı rakam  ve yorumların, birbiriyle çelişkili ifadelerin kaynaklarda yer aldığı dikkatlerden kaçmamaktadır. Bu bilgi kirliliği, olayla ilgili sağlıklı değerlendirme yapmayı zorlaştırmaktadır.
 
            Ülkemiz Müslümanlarının Şii-Alevî ve Sünnî şeklinde iki ayrı gruba ayrılmış olmasında Kerbelâ Olayı’nın önemli rolünün bulunduğu söylenmektedir. Ancak Türklerin İslâm dinine girişinden yaklaşık iki asır önce dönemin sosyal ve siyasal şartları içerisinde gerçekleşen ve tarih boyunca Müslümanların geneli tarafından üzüntüyle karşılanan Kerbelâ Olayı’nı günümüzdeki ayrılıkların nedeni görmek, tarihin yanlış değerlendirilmesinden başka bir şey değildir. Çünkü o dönemde Alevîlik ve Sünnîlik gibi farklı mezhepler olmadığı için Kerbelâ Olayı’na karışan taraflar da Alevî ya da Sünnî değildi. Orta Asya’da yaşayan ve ancak Talas Savaşı’nda sonra Müslümanlığı kabul etmeye başlayan Türkler bu siyasal olayın seyircisi bile olmamışlardır.
 
            Kerbelâ Olayı’nın baş sorumlusu Yezid’in Sünnîler tarafından da lanetlendiği, öncelikle İslâm dünyasında Yezid ismine rastlanılmamasından da anlaşılmaktadır. Olayın mağdurları olan Ehl-i Beyt’in hem Alevî hem de Sünnî kesim tarafından büyük bir saygıyla anıldığı, cem törenlerinde ve kılınan bütün namazlarda onlara dua edildiği, çocuklara onların isimlerinin konulduğu bilinmektedir. Hz. Hüseyin’in vefat yıldönümü olan Muharrem ayında Kerbelâ şehitleri anısına matem orucunun tutulması, camilerde okunan hutbelerde ve vaazlarda Ehl-i Beyt sevgisi üzerinde durularak Hz. Peygamber’in aziz hatıralarına sahip çıkmanın öneminin vurgulanması, Hz. Hüseyin’e sevginin ve onun davasına olan saygının açık bir göstergesidir.
 
            Hz. Hüseyin’in Yezid’e karşı sürdürdüğü mücadeleden Alevî-Sünnî bütün Müslümanların çıkarmaları gereken dersler vardır. Ancak bu konuda gerekli düşünsel olgunluğa ulaşılmadığı da bir gerçektir. Örneğin ağıtlar yakıp gözyaşı dökerek Hz. Hüseyin’in acısını paylaşan pek çok insanın, onun uğruna canını feda ettiği İslâmî prensiplerden uzak yaşaması bir çelişkidir.
 
            Yaptığı zulümden dolayı lanetler yağdırılan Yezid’in içkiye düşkünlüğü ve dini yaşantı konusundaki duyarsızlığı bilindiği halde, onun tavır ve davranışlarını taklit edercesine, dinin ilkelerine, emir ve yasaklarına ilgisiz kalmak Hz. Hüseyin sevgisiyle asla bağdaşmaz. Öte yandan Yezid’in politikalarını onaylamadığı halde, Hz. Peygamber’in Ehl-i Beyt’ini hedef alan Kerbelâ Olayı ile ilgili eleştirel yorum yapmaktan kaçınmak, Tarih bilimine olan güvenin zedelenmesine ve konuyla ilgili bilgi kirliliğinin artmasına neden olmuştur.
 
            Kerbelâ Katliamı, Anadolu Alevilerince her yıl Muharrem ayında anılır ve lanetlenir. Sünnîler tarafından camilerde okunan hutbe ve vaazlarda Ehl-i Beyt’e yönelik işlenen bu cinayetin vahameti ile ilgili konuşmalar yapılır.
 
            Ancak Sünnîler, aktörleri arasında sahabeler var diye Kerbelâ Olayı ile ilgili detaylı yorum yapmaktan çekinirler. İslâm’ın pek çok ilkesinin ihlal edildiği ve Hz. Peygamber’in tüm Müslümanlara emaneti olan Ehl-i Beyti’ne saygısızlığın doruğa ulaştığı Kerbelâ Olayı’nın sorumlularını eleştirmekten kaçınmak, Alevî camiada Sünnîlerin bu olaylarda Emevilerden yana tavır aldığı izlenimini uyandırmaktadır. Dolayısıyla bu vahim olayın eleştirilip yorumlanması konusunda çekingen davranmak, Müslümanlar arasında vahdeti değil tefrikayı güçlendirmektedir.
 
            Hicretin 61. yılında (10 Ekim 680) gerçekleşen Kerbelâ Olayı, tarih içerisinde birçok olayla beslenmiş, bazı çıkar odaklarının kışkırtması ve toplumun bilgisizliği yüzünden canlılığını koruyan bir konu olma özelliğini sürdürmüştür. Kısacası ülke gündemindeki yerini koruyan Alevîlik-Sünnîlik olgusu ile ilgili görüş ve değerlendirmelerin önemli bir kısmı, daha ziyade bu olgunun tarihî, dinî, siyasî ve kültürel boyutuyla çelişen önyargılı açıklamalar düzeyinde seyretmektedir.
 
            Alevilerin Sünnilere, Sünnilerin de Alevilere karşı önyargılı olmaları, bilgisizlikten ya da tarihi olayları çarpıtmaktan kaynaklanmaktadır. Konuyla ilgili bilgi boşluğunu ayrımcı ve tahrip edici düşünceler doldurunca kutuplaşma kaçınılmaz olmuştur. Dolayısıyla, bu olayın sağlam bilgiler ışığında doğru olarak değerlendirilmesi geleceğimiz açısından önemlidir.
 
Kerbelâ Olayı’ndan Çıkartılacak Dersler
 
            1. Tarihte yaşanmış olayları değerlendirmekten kaçınmak, geçmişe saygıyı güçlendirmekten çok tarihe güvensizliği artırmaktadır. Bu konuda yapılmış ve yapılacak iyi niyetli bilimsel çalışmalar, tarihte yaşanmış acı olayları kaşıma olarak değil, tarihe olan saygının bir gereği olarak algılanmalıdır.
 
            2. Kerbelâ Olayı, günümüz Müslümanlarını ayrıştıran bir unsur değil, Alevî-Sünnî herkesi Hz. Hüseyin ve Ehl-i Beyt sevgisinde buluşturan ortak bir matemin adıdır. Öyleyse geçmişe takılıp kalmadan Kur’an, Sünnet ve Ehl-i Beyt çizgisinde birleşip bütünleşmek gerekir.
 
            3. Siyaset toplum idaresi için bir araç değil de çeşitli alanlarda çıkar sağlamaya yönelik bir amaç olarak düşünüldüğünde, kişisel çıkarlar ahlâk kurallarına, adalet duygusuna ve hukukun üstünlüğü ilkesine tercih edilebilmektedir. Yezid ve onun adına iş yapanların siyaset hırsı bunun açık bir örneğidir.
 
            4. Siyasi konularda karar alırken istişare etmek çok önemlidir. Ancak istişare, Muaviye’nin yaptığı gibi, önceden verilmiş kararı başkalarına onaylatma şeklinde uygulanırsa, sorun çözmeden çok yeni sorunların ortaya çıkmasına neden olur.
 
            5. Alevîler ve Sünnîler birbirlerini geçmişten beri süregelen söylenti ve önyargılarla değil, oldukları gibi tanımaya çalışmalıdır.
 
            6. Toplumun Alevî ve Sünnî kesimi arasında karşılıklı iletişim ve işbirliği güçlendirilmeli, düşünce ve yaşantı farklılığı hoşgörüyle karşılanarak birlik ve kardeşlik duyguları korunmalıdır.
 
            7. Henüz Türkler Müslüman değilken gerçekleşen ve bütün Müslümanları üzen Kerbelâ faciasının hesabını bugün görmeye kalkışmanın ve bu olayın gerçekleşmesinde asla sorumluluğu bulunmayan günümüz insanlarını suçluymuş gibi göstermenin kardeşlik duygularını zedelediği bilinmelidir.
 
            8. Yeni nesil, tarihsel olaylardan beslenen şiddet ve nefret kültüründen uzak, birlik ve kardeşlik duygularıyla yetiştirilmelidir. Bu konuda başta anne babalara, öğretmenlere, toplum önderlerine, medya mensuplarına, yöneticilere ve konuya ilgi duyan herkese sorumluluk düşmektedir.
 
            9. Ağıtlar yakıp gözyaşı dökerek acısını paylaştığımız, çocuklarımıza ismini vermekten gurur duyduğumuz Hz. Hüseyin’in uğruna canını feda ettiği dinî ve ahlâkî değerleri ne ölçüde anlayıp yaşadığımızı sorgulamamız gerekir.
 
            10. Kerbelâ Olayı, asılsız rivayet ve yorumlardan arındırılarak doğru bilgiler ışığında değerlendirilmeli ve bu olaydan günümüze dair sağlıklı mesajlar çıkartılmalıdır. Bu sempozyumun söz konusu ihtiyacı bir nebze de olsa karşılayacak nitelikte olması sevindiricidir.
 
Son Söz
 
            Allah (c.c.) buyuruyor ki:
 
            “Ey Müminler! Kendilerine açık deliller ve ayetler geldikten sonra, parçalanıp ayrılığa düşenler gibi olmayın. İşte onlar için büyük bir azap vardır.” Al-i İmran/105
 
            “... Dinlerini parça parça eden ve fırkalara ayrılan müşriklerden olmayın. Onlardan her bir grup, kendi sahip olduğuyla övünür.” Rûm/31–32
 
            “Allah ve Resûlüne itaat edin, birbirinizle çekişmeyin. Sonra korku ile zaafa düşersiniz de kuvvetiniz dağılır...” Enfal/46
 
Hüseyin Yılmaz