Biz hareketimizi aşk ve şevkle ileriye götürdük. Bu aşkın doruk noktası, Kerbela kıyamıdır...

 

Ayetullah Hamanei


 

Aşk, İmanın İşlevini Arttırır



"Hiç kuşkusuz, iman aşk ve muhabbetle kaynaşmaz ve duyguyla bezenmezse, gerekli işleve ulaşamaz. Hareket ve amel aşamasında, imanı yüksek seviyede tesirli kılan faktör, aşktır. Biz hareketimizi  aşk ve şevkle ileriye götürdük. İslam düşüncesinde en büyük aşklardan biri Ehibeyt'e olanıdır. Bu muhabbetin doruk noktası, Kerbelâ ve Âşûrâ hadisesindedir. Şia tarihi ve kültüründe, o gün fedakârlıkta bulunan Allah erlerinin şanlı hatırasının apayrı bir yeri vardır." (Muharrem ayı münasebetiyle alimlere hitaben yaptığı konuşmadan / 2.8.1989)
 


Erbain'de Hüseyini Hareket Ölümsüzleşti



"Bugün, şehidlerin öncüsü Hz. Hüseyin'in (a.s.) Erbain gecesine yaklaştığımız şu anlarda, günümüzde Kerbelâ şehidlerinin hatırasını canlı tutmak amacıyla sürdürülen değerli İslamî hareketle Hüseyinî hareketin irtibatı hakkında konuşmak istiyorum.

Öncelikle Erbain'in önemi hakkında şunu belirtmeliyim ki, böyle bir günde Peygamberimizin hanedanının ilahî tedbiri sayesinde Hüseyinî hareketin temeli atılmış ve  ebede kadar ölümsüzleşmiştir. Eğer şehitlerin yakınları, onların asıl sahipleri, Hüseyin bin Ali'nin Aşura günündeki şehadeti gibi muhtelif münasebetlerle şehidlerin hatırasını canlı tutmaya çalışmazlarsa, sonraki nesiller şehadetin kendisiyle birlikte getirdiği imkanlardan tam olarak yararlanamazlar. Doğrudur ki, Allah Teâlâ şehitleri bu dünyada da canlı tutmaktadır ve hiç kuşkusuz, şehid, insanlık tarihinden ve halkın hafızasından silinmeyecektir. Ancak, Allah Teâlâ'nın diğer işlerde olduğu gibi bu konuda da ortaya koyduğu araç, bizim irademizde yeralmıştır.

Şehidlerin hatırasını ve şehadet felsefesini doğru ve yerinde kararlarla ihya edecek ve canlı tutacak olan biziz. Eğer Hz. Zeyneb (s.a.) ve İmam Seccad (a.s.), o esaret günleri boyunca, gerek bizzat Aşura ve Kerbela günlerinde ve gerekse sonraki günlerde Şam ve Kûfe yolunda, Şam şehrinde, daha sonra da Kerbelâ'yı ziyaret sırasında ve Medine seferinde ve hatta sonraki yıllar boyunca hayatlarının sonuna dek, mücahede içerisinde hakikatleri açıklamasaydılar, Âşûrâ'nın felsefesi ve amacını, Hüseyin bin Ali'nin hedefi ile düşmanın zulmünü duyurmasaydılar, Âşûrâ vakıası günümüze kadar böylesine dipdiri bir kor halinde kalamazdı. Niçin İmam Sadık (a.s.), rivayet olunduğu üzere, "Her kim, Aşura hadisesi üzerine bir beyitlik bir şiir söyler ve başkalarını o şiirle ağlatırsa, Allah ona cenneti bağışlar" şeklinde buyurmuştur? Çünkü dönemin tüm propaganda araçları Âşûrâ hadisesinin dışlanarak karanlığa hapsedilmesi ve genel olarak Ehlibeyt meselesinin bir kenara itilmesi amacıyla organize edilmişti. Böylelikle halkın Kerbelâ'da ne olup bittiğini anlamasını önlemek istiyorlardı.

Propaganda, böyledir. O sıralarda da tıpkı şimdi olduğu gibi zulüm güçleri, yalan, düşmanlık ve şeytani oyunlara dayalı propagandalardan maksimum yararı sağlamaktaydılar. Böyle bir ortamda, bütün azametine rağmen İslam dünyasının ücra bir köşesindeki  çölde meydana gelen Âşûrâ hadisesinin, böylesine görkemli ve canlı olarak kalması nasıl mümkün olabilirdi? Bu hatırayı canlı tutan şey, Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) geriye kalan yakınlarının çabasıdır. Hz. Hüseyin ve cihad arkadaşlarının, İslam'ın bayraktarı olarak önlerindeki engellerle savaşması nasıl çetin idiyse,  Hz. Zeyneb ve İmam Seccad (a.s) ile benzeri yakınlarının mücahedeleri de bir hayli çetin idi. Elbette, onların mücadele alanı askerî değil, kültüreldi ve tebliği amaçlıyordu. Bizler bu zarif noktalara dikkat etmek zorundayız." ( 20.9.1989)


***

"Bu fırsattan yararlanmak gerekir. Nasıl ki, İmam Hüseyin (a.s.),  cihadı sayesinde İslam'ı diriltmiştir ve İslam, hakikaten Hüseyin'in kıyamı ve kanı sayesinde canlı kalmıştır, bugün de sizler, onun adı ve sanı hatırına İslamî hakikatleri beyan ediniz. Kur'an ve hadisi tanıtınız. Nehcü'l Belâğa'yı halka okuyunuz. Bu İslamî hakikatlerden biri de bugün  İslam Cumhuriyeti nizamımızda billurlaşan hakka dayalı, Allah Resûlü Muhammed ve Allah velisi Ali'nin izinden giden devletimizdir. İslam devletini halka tanıtmak da İslam'ı tanıtmak açısından büyük önem taşır. Hiç kimse salt İslam'ın tebliğ edilebileceğini ve fakat  bugün ülkemizde yükselen İslam devleti olgusuna ilgisiz kalınabileceğini sanmasın. Bu, sizlere bir tavsiyemizdir.

Allah'a şükürler olsun ki, sizler ulema ve özellikle de İslamî ilimler medreselerindeki gençler,  inanç, heyecan ve erdem gibi önemli özelliklere sahipsiniz. İşin başında da bu tabakada yer alan insanlar, söz konusu hareketi yaydılar. Bu konudaki hadise dayanarak, çevresindekileri  “hurmalıklar”a benzettiler. İnsanın gözleri önüne şu ayet serilmektedir: 'Allah, bal arısına dağlarda, ağaçlarda ve yüksek tavanlarda kendisi için ev edinmesini vahyetti. Ve sonra, tatlı meyveler ve güzel kokulu çiçeklerin usaresinden beslenin ve Rabbinize itaati sürdürün. O zaman, onlar içerisinden çeşitli renklerde tatlı şerbetler çıktığını görürsünüz ki onlarda insanlar için şifalar vardır...' (Nahl: 68-69)

Hakikatleri emmekte ve hakikate susayanlara halis bal sunmaktaydılar, sırf insanlara şifa olsun diye. Bugün de durum böyledir. Genç talebelerimiz, genç İslam âlimleri ve tebliğcilerimiz, bu alandaki büyükleri ve üstadlarından edindikleri tecrübelerden yararlanarak, iyi bir birikimle yola koyulsunlar ve Allah yolunda, O'na yaklaşmak ve O'nun rızasını kazanmak amacıyla ülkenin ve dünyanın her bir noktasında uygun bir dille, hakikatleri gözler önüne sersinler." (24.5.1995)  

 



Şehadet Büyük Bir Hakikattir



"Eğer bu hakikat,  bugün şehidler karşısında sorumluluk sahibi kimseler tarafından canlı tutulur, korunur ve kutsanırsa, gelecek tarihimizde de daima, o yüce insanların bu büyük fedakârlığından yararlanılacaktır. Beşer tarihi şu anda hala tarih şehidlerinin öncüsü Hz. Hüseyin'in haksız yere dökülen kanından etkilenmektedir. Zira o kanın vârisleri olan insanlar, en zarif ve en uygun yöntemlerle bu kanın canlı tutulmasına özen gösterdiler.

Hz. Hüseyin (a.s.) döneminde toplumun, mü'minlerin  ve seçkinlerin ezici çoğunluğu çekingen davranarak sorumluluklarını unuttular ve geri adım attılar. Bu yüzden bâtıl zafer kazandı ve Yezid,  hükümeti ele geçirdi. Emevîler 90 yıl boyunca yönetimde kaldılar. Abbasiler ise beş altı asır boyunca. İşte bu gerekli fedakarlık o zaman gösterilmediği için, bunca zaman müslüman halklar neler çekmiş ve ne gibi badireler atlatmıştır.” (Tahran'da şehit ailelerine hitaben yapılan konuşmadan / 7.5.1997)


***

“Hz. Hüseyin (a.s.), ailesindeki tüm seçkin şahsiyetler ve gençlerle birlikte, kardeşleri, evlatları, yakınları ve dostlarıyla birlikte tam bir yalnızlık içerisinde şehadete erişti ve yine yalnızlık içerisinde de toprağa verildiler. Hiç kimse onları teşyi' etmediği gibi, onlar için herhangi bir yas töreninde de bulunulmadı. Birileri, bu insanlar baki kaldığı takdirde, intikam ateşinin de canlı kalacağını sanıyor ve Hz. Hüseyin ve dostlarının şehadetiyle birlikte herşeyin bitivereceğini tasarlıyorlardı. İmam Seccad (a.s.), o günden sonra tam 34 yıl boyunca  Medine'de zahiren inziva halinde yaşadı. Görünüşe kalırsa, ne bir ordusu ve ne de bir çevresi vardı, sesi de çıkmıyordu. Ebulfazl Abbas (a.s.) da Aşura gününün şehitlerinden biridir.  

Materyalist mantıkla hakimiyetlerini sürdüren maddeci güçlerin büyük yanılgısı ekseriya, bütün bu insanların yokolup gittikleri şeklindedir. Ancak görüyorsunuz ki, böyle olmadı ve onlar tükenmedi ve yok olmadılar ve hatta her geçen gün, azamet ve etkileri daha bir arttı, gönülleri fethettiler, varlık dairelerini genişlettiler. Bugün ister Şiî ve isterse Sünnî olsun milyonlarca Müslüman, onların şanlı isimlerinden teberrük ve meded ummaktalar, onların sözlerinden yararlanmakta ve onların hatıralarını hafızalarında saklamaktadırlar. İşte bunlar tarihî bir zaferdir, hakiki ve kalıcı bir zafer…  

İnsanın zihninde şekillenen soru, bu zaferin nedeni ve bu kalıcılığın sırrı üstünedir. Benim görüşümce, bu, beşer hayatının en temel, en açık ve en işlevli hakikatlerinden biridir. Ancak her açık hakikat gibi gafil insanların dikkatini de çekmemektedir. Alemin tüm hakikatleri, önemli fenomenleri içerir. Güneş, ay, gündüz ve gecenin gelip gidişi, çeşitli mevsimler, dünyaya geliş ve dünyadan gidiş, hayat ve ölüm, bütün bunlar bir insan için tefekkür ve ders dolu hakikatlerdir. Ancak, gaflet içindeki insanlar bu hakikatlerle ilgilenmezler bile… Tefekkür, sorumluluk ve tedbir sahibi insanlar bu hakikatlere ilgi duyar ve onlardan gereğince yararlanırlar.

Bizim vurgulamakta olduğumuz hakikat de tarih boyunca varolan işbu açık hakikatlerden biridir. Yani, bizler iki tür güç ve kudret unsurlarına sahibiz: Maddi güç unsurları ve manevî güç unsurları.

Maddî güç unsurları, servet ve kudrettir. Tarih boyunca güç sahibi zorbaların bunlara dayandıklarını gözlemledik. Eğer bir sonuç elde etmişlerse,  hayatın yalnızca geçici bir aşamasındadır. Bu güç sahiplerinin ne kadar yaşayabildiklerine bir bakın. Bunca savaşlardan, entrikalardan ve çabalardan sonra ne gibi bir sonuca ulaşabildiler. Belki çok kısa bir süre için ya da bir kaç yıl; aslında hiç bir şey kazanamadılar.

Ancak, ikinci grubu, manevi güç unsurları oluşturmaktadır. Yani iman, takva ve paklık, doğruluk ve hakkaniyet, dini ve ilahî değerler, mücahede. İşte bu güç, kalıcı bir güçtür. Bu yolla elde edilen kudret, "tut, yakala, sömür ve fırlat" felsefesine sahip değildir.  Beşerin alınyazısını belirleyen ve devamlılık içeren bir güçtür. Tıpkı enbiyanın bu güne dek yaşadıkları gibi, beşer tarihinde adalet meşalesini ellerinde taşıyan büyük insanların yaşadıkları gibi.

Bu insanların hâlâ yaşamakta oldukları ne anlama geliyor? Yani, onların isbata ve yürürlüğe koymaya çalıştıkları , bu yolda mücadele ettikleri değerler çizgisi, beşer tarihindeki yerini almış ve  kalıcı kavramlar olarak insanlık için büyük derslere dönüşmüştür. Günümüzde beşeriyet için varolan tüm güzellikler, hayırlar ve iyilikler, işte bu derslerden, enbiyanın öğretilerinden ve hayır taraftarı muslih insanların izinden gitmekten kaynaklanmaktadır.

Hz. Hüseyin (a.s.), manevî güç unsurlarına sahipti. Her ne kadar şehid olduysa da mücadelesi, bir kaç gün daha hayat sürdürmek için değildi ki, onun yenilgiye uğradığını iddia edebilelim. O,  tevhid çizgisini, Allah'ın hakimiyetini, dini, insanın salahı ve kurtuluşu çizgisini insanlar arasında egemen kılmak ve ona kalıcılık bağışlamak için mücadele etti. Zira kimileri bu çizginin tamamen silinmesi için çaba harcamaktaydılar.

Sizler bu çabaların örneklerini günümüzde de müşahede etmektesiniz. Bir zamanlar bu hakikatleri dile getirdiğimizde, bütün bunların bir takım zihnî tasavvurlar olduğu söylenirdi. Ancak bugün o zihnî hakikatlerin tümünün gerçekleştiği görülmüştür. Bugün dünyadaki güç sahiplerinin büyük paralar harcayarak dinin egemenlik çizgisini dünyadan silmek için ne gibi ısrarlı çabalara giriştiklerini gözlemlemektesiniz.  

Ancak dünyanın bir köşesinde yepyeni bir olay meydana gelmiştir. Bir millet kıyam etmiş ve zorba güç sahiplerinin tüm çabalarına rağmen, dini değerlerin hakimiyetini sağlamıştır. Bu, dünyadaki diğer milletler için de bir ders oldu. Bugün bu çizgiyi tahribe yelteniyorlar. Mesele, İslam nizamını yenilgiye uğratmaktan ibaret değildir. Onlar, konunun can alıcı noktasını,  beşer için sunulan dersler ünitesini zihinlerden silmek arzusundalar. Böylelikle insanların günümüzde ve gelecekte bunlardan ibret almalarını önlemek peşindeler.

Bütün bu propaganda faaliyetlerinin hedefi budur. Yoksa, farzedelim ki, belirli bir iddia, hakikat, düşünce ve inançla dikilen bir sistem yerinde dursun ve fakat düşüncesini terk etsin; sistemin çerçevesi mahfuz kalsın, ama ruhu yitirilsin; şahıslar kalsın ancak hedeflenen fikirlerden uzaklaşılsın; işte o nizam yenilgiye uğramış ve düşmanlarının hedefleri sağlanmış demektir.

Düşmanlar için önemli olan dinin yenilgiye uğratılmasıdır. Onların beğenmediği insanlarla, siyasî ve askerî teşkilatın yenilgisinden daha çok önemsedikleri şey, o düşünce ve değerler sistemi ile  o hedeflerin ortadan kaldırılmasıdır. Yenilginin en çirkin şekli de bu ideallerin bayraktarlığını yapan insanların ortaya çıkıp, birdenbire "yanlış yaptıklarını" söylemeleridir. Sizler, düşünce ve tahlil sahibi insanlarsınız. Görmektesiniz ki bugün dünya bunun peşindedir.

Emperyalistlerin, İslam Cumhuriyeti'yle ilgili temel hedefleri budur. Enbiya, evliya, salihler, şehidler ve tarih boyunca gelip geçen büyük insanlar,  bu önemli sınavdan yüzakıyla çıktılar. İnsan sonunda nasılsa ölecektir. Tüm güç sahipleri de ölümden kurtulamıyorlar. Bu yüzden önemli olan, o yolun, o çizginin ve o işaretin baki kalmasıdır. Ve o çizgi baki kalmıştır ve her geçen gün de daha bir güçlenmekte ve yaygınlık kazanmaktadır.” (İslam İnkılabı Muhafızları günü münasebetiyle komutanlara hitaben yapılan konuşmadan / 13.11.1999)

***

"Rahmetli İmam Humeyni, İslam İnkılabı'ndan önce, bir zamanlar hakim olan ve güya aydınlarca şekillendirilen bir yanılgıyı incelikle gidermeyi becermiştir. İmam, inkılabın ilerici siyasal istikameti ile Âşûrâ hadisesiyle ilgili duygusal yönelişi birbiriyle kaynaştırmış ve böylece bu musibetin  geleneksel zikir ve matem törenleriyle anılmasını ihya etmiştir. Onun bu girişimi, bu törenlerin toplumda bir kenara itilen, eskimiş, unutulmuş ya da gereksiz gelenekler olmadığını ve tam tersine gerekli olduğunu, İmam Hüseyin'in anılması, uğranılan musibet için yas tutulması ve Kerbelâ ehlinin faziletlerinin beyanı hedefiyle çeşitli dinî ezgilerin matem törenlerinde okunması ve halk kitlelerini sarsacak, ağlatacak ve gönülleri yerinden koparacak bir kalite ve çeşitlilik içerisinde  eskisinden daha güçlü bir şekilde organize edilmesinin lüzumunu defalarca vurgulamış ve bizzat kendisi de bu etkinliklerde yer almıştır.

Bizler, İslam İnkılabı'nın yıldönümü ve İmam Hüseyin'in (a.s.) Muharrem'inin eşiğinde bulunmaktayız. Hüseynî hareketin ürünlerinden biri, İslam Cumhuriyeti nizamıdır. İnkılab dönemindeki Muharrem ile inkılabdan önceki, bizim ömrümüze tekabül eden ya da  daha önceki dönemlerde düzenlenen Muharrem'ler birbirinden farklıdır.

Yakın dönemdeki Muharrem'ler, bambaşka bir ruh ve anlam içeren, istikameti belli olan açık ve net zaman dilimleridir. Bizler, Muharrem'in sonuçlarını kendi hayatımızda gözlemlemekteyiz. İslam devleti, Hak'kın hakimiyeti, İslam kelimesinin yükseltilmesi, İslam'ın bereketi sayesinde dünya mustaz'aflarının gönüllerinde umutların artması, Muharrem'in meyvelerindendir. Bizler bu dönemde Muharrem ve ürünlerine birarada sahip bulunmaktayız.

Muharrem'de ne yapmalıyız? Cevap bellidir: Tüm İslam uleması, dini tebliğ ve zikir ehli Aşurahadisesini, Hz. Hüseyin'in (a.s.) başına gelen musibetleri temel ve ciddi bir mesele olarak ele almalı ve kuru sloganlardan uzak durmalıyız. Gerçekten de eğer bu meseleyi ciddiye almak istersek, hangi yola başvurmalıyız?

Kerbelâ hadisesi, onurlu, güçlü ve heyecanlı bir biçimde baki kalmalıdır. Ben, Seyyidi Şüheda'nın başından geçenleri merasimlerde ve minberlerde beyan eden sizler, ulema ve mübelliğlere bu konuda öğütlerde bulunmak durumunda değilim. Ancak genel olarak şunu söylemeliyim ki, inkılab ve hareketimizin temel dayanağı olan bu hadise tüm heyecanı ve onuruyla canlı tutulmalıdır. Eğer bizim bu hadise karşısındaki tutumumuz, tıpkı elli yıl kadar öncelerde olduğu gibi bir takım zihnî mülahazalara dayanarak hadisenin ayrıntıları hakkında gelişigüzel bir seçimle matem ezgileri sıralayıp mü'minleri ağlatarak sevap kazanmaktan ibaret kalacaksa, bizim bu hadiseyi yıpratmamız mümkündür.

Bugün, Kerbela hadisesi, bir hareketin dayanak noktasıdır. Eğer bugün, bizlerden ‘bu hareketin kökleri nereye dayanmaktadır?' diye sorulacak olsa, ‘kökleri, Peygamberimize ve İmam Hüseyin'e dayanmaktadır' demeliyiz. İmam Hüseyin kimdir ? Bu hadiseyi meydana getiren ve tarihe geçen insandır. Demek ki, İslam İnkılabı hareketinin asıl dayanak noktası, Kerbelâ eylemidir. Eğer bizler, bilerek veya bilmeyerek, bu hadiseyi aslında içinde olmayan kimi ayrıntılarla küçültürsek, hem Kerbelâ kıyamına ve hem de ondan kaynaklanan İslam İnkılabı'na hizmet etmiş sayılmayız.

Hatta şunu ifade etmek mümkündür ki, bu  yılki Muharrem törenlerinde, sizlerin göreviniz önceki yıllara oranla daha fazladır. Bu yıl, ayrıca büyük İmam Humeyni'yi yitirdiğimiz için gönüllerimiz hâlâ yaralıdır. İslamî tebliğatla meşgul olan kurumlar, İmam'ın hatırasının bir an bile hafızalardan silinmemesine çalışmalıdır. Elbette, onun hatırası asla unutulmayacaktır. İmam, şahsiyet ve azametiyle, taşıdığı ve Masum İmamlardan sonra hiç kimsede rastlamadığımız özellikleriyle bu kutlu ağacın kökü ve temeli konumundadır. Bu kök, daima güçlü, canlı ve taptaze kalmalıdır. İmam'ın hatırasını şahsiyetinin hakiki boyutları ve düşüncelerini açıklamakla ve vasiyetnamesindeki temel  vurgu ve uyarılara dikkat çekmekle canlı tutabiliriz." (2.8.1989)



Hüseyini Sevgi, İslam'ın Bekasının Garantörüdür




"Halkın sevgisi, sizlerin sözleriniz karşısında derinden ve köklü bir biçimde tutuşup alevlenmelidir. Şîa, sevgi ve muhabbet mezhebidir. Sevgi, Şîa'nın temel özelliklerindendir. Şîa gibi böylesine muhabbet ve duyguyla yoğrulan başka bir mekteb, mezheb, tarikat ve dine rastlamak pek zordur. Bunun nedeni, bunca muhalefete rağmen, bu düşünce biçiminin günümüze kadar baki kalmasında yatmaktadır. Çünkü  onun kökleri arı duru  bir sevgi yumağına uzanır, dostlara muhabbet besler, düşmandan nefret eder. Duygu fikirle koordine içindedir, duygu ve düşünce omuz omuza hareket eder.

Bu ilke, önemli olduğu kadar, ilginç ve büyüleyicidir de. Eğer Şia'da sevgi olgusu varolmasaydı, ona yönelik bunca düşmanlıklar onu ortadan kaldırırdı. Siz Müslüman halkımızın Hz. Hüseyin'e olan sevgi ve muhabbetiniz, İslam'ın yaşaması ve baki kalmasını garantilemektedir. İmam Humeynî'nin ‘Âşûrâ, İslam'ı muhafaza etmiştir' şeklindeki sözü bu açıdan anlamlıdır. Hz. Fatıma'yı anma günleri, Hz. Muhammed (s.a.a) ve İmamlarımız'ın doğum ve vefat yıldönümleri de böyledir. Sanata dayanarak, halk arasındaki bu sevgiye derinlik kazandırın, tazeleştirin ve alevlendirin. Bu, büyük bir eylemdir." (Hz. Fatıma'nın doğum günü münasebetiyle yapılan konuşmadan / 7.1.1970)


 


Hüseynî Kıyam, İslam Tarihinin Hareket Mekanizmasıdır



"Hüseyin bin Ali'nin (a.s.) eylemi, gerçekten de İslam tarihine sahih İslami düşünceler istikametinde yön veren bir motor gibiydi. Özgürlük yanlısı herkes ve Allah yolunda cihad eden her mücahid tehlike meydanına atılmadan önce bu eylemden etkilenmiş, mayalanmış ve böylece ruhî ve manevî açıdan bir dayanak edinmiştir. Bizim inkılabımızda bu anlam çok açık ve seçik olarak kendini hissettirmiş bulunuyor. Eğer Hüseyin'in eylemi olmasaydı, bizlerin böylesine çetin bir mücadeleye baş koyabilmemiz nasıl mümkün olabilirdi?

Âşûrâ eylemi ve Seyyidi Şüheda'nın mücadelesine tutunmanın inkılabımız üzerindeki etkilerini incelemek, uzun ve derin bir çabayı gerektirir. İnsan, bu meseleye dalınca, o büyük eylemin ne denli görkemli etkiler uyandırdığını büyük bir şaşkınlıkla izliyor ve böyle bir örnek eylemden yoksun kimselerin, bu boşluğu nasıl olup da doldurabileceklerini merak ediyor." (11.7.1991)


 


Âşura Kıyamı, İnkılabımızın İlham Kaynağıdır



"Aşura hadisesi, başından sonuna kadar, bir açıdan yarım gündü; bir başka açıdan iki gece ve gündüz ve bir açıdan da  sekiz gün sürmüştü. Yani, bundan daha fazla bir zaman değildi. İmam Hüseyin'in Kerbela topraklarına girişi ile hanedanından ayrılışı arasındaki zaman dilimi kaç gündü ki? Muharrem ayının ikisinden onuncu gününe kadar sekiz dokuz gün geçmişti. Asıl hadise de yarım gün içinde gerçekleşmişti. Dikkat ediniz, bu yarım günlük hadise tarihimizde ne büyük bir etki uyandırmış ve ilham kaynağımız olarak bugüne dek bütün canlılığıyla baki kalmıştır. Bu olay, nakledilip anlatılması ve halkın bundan duygusal olarak etkilenmesinden ibaret değildir. Hayır, Aşurabereket ve hareket kaynağıdır.

Bu gerçeklik, inkılabımız ve savaş sırasında, geçmiş tarihimizde kendini  göstermiştir. Yalnızca Şîa tarihinde değil, İslam tarihinde zulme karşı hatta Şii olmayan Müslümanlar tarafından gerçekleştirilen inkılablarda dahi Kerbela hadisesinin çok açık ve net etkileri olduğunu görmekteyiz. Belki de bu etkiler, İslamî olmayan çevrelerde bile kendini göstermiştir. Tarihimizde yani bin üç yüz, bin dört yüz yıl içerisinde o yarım günün etkileri büyük olmuştur. Demek ki, bu şaşılacak bir durum değildir. Eğer sekiz yıl kadar süren savaşımızla, İmam Hüseyin'in sekiz-dokuz saat süren Aşura kıyamını kıyaslayacak olursak, Aşura'nın daha muhteşem bir eylem olduğunu kabul etmek zorunda kalırız. Ben, o yarım gün içindeki fedakârlıklar kadar büyük bir olayın eşine tarihte rastlamadığımı söyleyebilirim. Gelip geçen tüm olaylar ondan daha küçüktür. Ancak ondan bazı izler taşıyabilirler. Bu durumda, bu olayın kendi toplumumuzda da bunca yıl boyunca izler bıraktığını niçin düşünmeyelim ki?" (25.4.1991)